İş Hukukunda “İşçinin korunması” ilkesi

çağlayan

2010 yılında yapılan bir araştırmaya göre (World Development Indicators) Türkiye’de yaşayan en fakir  % 20’nin  milli gelirden aldığı pay % 5.7 iken en zengin % 20’nin milli gelirden aldığı pay % 45.1’tir. Buna göre % 49,2 de ortasınıftır. En fakir % 20’lik dilimde bu yazının konusu olan emeği ile kazanç sağlayan işçiler vardır. Gelir dağılımındaki adaleti ölçen Gini indeksi ile yapılan hesaplamalara göre Türkiye’de gelir dağılımında iktisadi adaletsizlik vardır.  İşte bu ekonomik eşitsizlik-adaletsiz ortamda mahkemelerde avukatlar işçilerin bu eşitsizlikten kaynaklanan mağduriyetini bir nebze olsun gidermek için çaba sarfetmektedir. Türkiye, gelişmekte olan ekonomiler arasında yer almaktadır. Bu sınıftaki ülkelerin özelliklerine göre emek bol, sermaye kıttır. Emek arzının yani işçiler gibi emeğini satanların bol olduğu bir ülkedir. Aşırı emek arzı da ücretleri düşürmekte işçilerin GSYH’dan aldığı payı düşürmektedir. Adaletsizliğin bu noktasında Sosyal devlet ilkesi devreye girmektedir.

Sosyal devlet, vatandaşları arasında güçsüzleri, güçlülere karşı koruyan devlettir. 1982 Anayasa’sının 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti, “sosyal hukuk devleti”dir. İş Hukuku ve bağlı yasa, yönetmelikler de bu ihtiyaçtan yani işçiyi koruma düşüncesinden doğmuştur. Aynı şekilde, işçi gibi tüketici,kiracı ve kadınlar da sosyal devlet ilkesinden hareketle yasaların özel koruyucu şemsiyesi altındadır.

Ekonomik bağımsızlığı olmayan ve tek sermayesi alınterinden ibaret işçi, işvereni karşısında baskı altında kalarak,işsiz kalma korkusundan,kredi, kira gibi periyodik ödemelerini zamanında ödeyememe gibi korkulardan işyerindeki haksızlıklara ve eşitsizliklere hayır diyememekte, bazen haftalık 45 saatin üzerinde çalışmakta bazen önüne konan iş sözleşmesini okumadan imzalamakta bazen de hakkından az hesaplanan kıdem tazminatı alabilmek için ibraname imzalamak zorunda kalmaktadır. Üstlendiğimiz yüzlerce iş davalarında bu ve benzeri örnekleri gördük. Bu gibi hallerde işçinin savunmasını üstlenen avukat devreye girerek Anayasa, yasalardaki işçiyi koruyucu hükümleri kullanarak bu eşitsiz ilişkiden müvekkili işçiyi korumak adına efor sarfetmektedir.  

İşte işçinin, işverene ekonomik bazen de kişisel bağlılığından doğan tehlikelerden korunması için “ işçinin korunması ilkesi”doğmuştur. İşçilerin korunması ilkesi mutlak olmayıp, yasada boşluk, şüpheli durumların varlığı halinde iş hakimi tarafından kullanılacaktır.  Yoksa iş yasasındaki açık hükme rağmen işçinin, işverene karşı korunması değil hukuka uygun karar vermek sözkonusu olacaktır. Gerçekten de işçi, işverenin emir ve talimatlarına uymak, hatta yasanın değil işverenin koyduğu kurallar altında çalışmak zorunda kalabilmektedir. (2013 Türkiyesinde en alt seviye olan 15 günlük yıllık izin süresi yerine sadece 7 gün izin kullandırıldığı iş piyasasında görülmektedir)

Anayasanın 12. maddesine göre “Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.” Çalışma hakkı ve ödevi başlıklı 49. maddeye göre “ Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.

Anayasanın 50. maddesine göre “Kimse, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz.Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar.Dinlenmek çalışanların hakkıdır. Ücretli hafta ve bayram tatili ile ücretli yıllık izin hakları ve şartları kanunla düzenlenir.” 55. maddesinde “ Ücret emeğin karşılığıdır. Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır. Asgari ücretin tespitinde çalışanların geçim şartları ile ülkenin ekonomik durumu da gözönünde bulundurulur.

Anayasa, devlete işçinin insanca yaşayabileceği ücret ve sosyal imkanlara kavuşmasını sağlayıcı yükümlülük getirmiştir. Aynı şekilde, devletin yasama,yürütmeyle beraber bir erki olan yargıya da bu yükümlülüğü getirmiştir. İşte işçinin korunması, “işçi lehine yorum ilkesi” anayasanın bu ilkesinin tezahürüdür.

Tekrar etmek gerekir ki, “işçi lehine yorum ilkesi yasada boşluk bulunması,yasanın açıklık taşımaması yani duraksama halinde olayın ve yasaların  yorumunda ve kanundaki boşlukların doldurulmasında” sözkonusudur.  Her halde işçini haklı olduğu varsayımı hukuki değildir. Toplumdaki bu şekil inanış işveren aleyhine haksızlıklara yol açabilecektir.

Hakim, apaçık yasa hükmünü işçi lehine yorum ilkesiyle tersyüz edemez, bu yargının yasama meclisine tecavüzü olur. Yasadaki sınırlamalar işçi lehine asgari hakları ifade eder örneğin yeni işe başlayan bir işçinin yıllık izninin 15 günden aşağı olamaması gibi, bu gibi hallerde işveren bu süreyi 20 gün olarak da takdir edebilecektir. 15 gün en az süreyi belirler ve yasa gereğidir. Türkiye’deki uygulamaya bakınca yasal asgari süreler ile izinlerin kullandırıldığı görülmektedir.

Son söz olarak ifade etmek gerekirse; Türkiye’mizin GSMH’deki artıştan doğan göreceli refah ortamından; bu refah ortamını doğmasına katkısı olan işçinin günümüzdeki asgari ücret değil en az 3000.TL şeklinde adaletli, hakkaniyetli pay alması dileğimizdir. Asgari refah ortamının sağlanmadığı ülkemizde işçinin işyerinde attığı imza,verdiği istifa dilekçesi teredüttle karşılanacaktır.

 

372 defa okundu

avtevrat

Av.Tevrat DURAN- İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1999 mezunudur. Adres: İkitelli-Atatürk Mah. Güner Sok. No:1 Teknikyapı Metropark B1 Kule Kat:36 D:295 Küçükçekmece-İSTANBUL GSM: 0553 254 81 34

Sevebilirsin...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir